
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü kazandığım ve çömezliğimin doruğunu yaşadığım, okulumun ilk haftalarında hocalarımızdan biri "madem bu bölümü kazandınız o zaman size bir soru, edebiyat nedir?" diye sormuştu.Önce derin bir sessizlik, arkasından kendini göstermeye çalışan pek bir sevdiğim! arkadaşların saçmalamaları... Okulun o ilk haftasında "edebiyat" nedir tam olarak bilmiyordum, ilerleyen yıllarda elbette öğrenirim diye düşündüm, dört yıl değil beş yıl okudum -daha iyi öğreneyim diye tabi ki, kesinlikle başarısız olduğum için değil- amma velakin bugün çıkıp biri sorsa "edebiyat"nedir diye sanırım yine kesin bir cevap veremem, bu sefer bilmediğim için değil sadece bu kavramın neredeyse bir muamma halini alması, herkesin de kendine göre bir tanımı olması ya da olmaması sebeplerinden ötürü. Nitekim edebiyat göreceli bir kavramdır, değil mi Sayın Arje ve Sayın Özge?
Aynı Edebiyat gibi ne olduğu konusunda kesin hükmü olmayan bir başka konu da "aşk" sanırım. Bazıları bu konuda kendini ordünaryus seviyesinde hissederken yine diğer bir bazılarını da eğitmek ve bilinçlendirmek istiyorlar, öğrensinler de kendilerinin yaşadığı olumsuz tecrübeleri yaşamasınlar diye. Bünyelerinde duygu yoğunluğu epey yüksek olan arkadaşların tamamen iyi niyeti bu, yanlış anlamamak lazım.
Benim duygusuz, ruhsuz, acımasız olduğuma kanaat getirmiş- sayısının ne kadar olduğunu bilmiyorum- ufak insan grubundan bir arkadaş bana günün birinde " sen aşk'tan ne anlarsın ki?" demiş ve aşk katili olmaya yaklaştığım o saniyelerde bana "aşk" ı öğretmeye kalkmıştı. O arkadaşa göre aşkın neyi ifade ettiğini biliyordum, yanılmadım, genele uyum sağlayarak bu arkadaş da aşk'ın acı çekmek olduğunu sanıyordu. Eğer acı yoksa aşk da yoktu ki bu acı kısmı hep ilişki bitip gittikten sonra kendisini gösteriyordu.Bu durumda elimdizdeki malzemeye baktığımızda; kendini aşka adamış, acı çeken bir aşık, bitip gitmiş bir ilişki, çoktan başka aşklara yelken açmış bir de maşuk.
Malzemeye bakınca bu zaten pek aşk gibi gözükmüyor- bana göre tabi ki- daha çok gereksiz yere kendini heder etmeye benziyor. Giden gitmiş, biten de bitmiş zaten, zavallı aşığın yaşadığı kendi kendisine acı çekmekten başka bir şey değil; ama işte onlar böyle düşünmüyor, "O gitse de ben onu seviyorum". Tamam sev sevme demiyoruz zaten ama durduk yere bu yaşadığına bir kılıf uydurarak adına da aşk deme.
İkili ilişkilerde ya da yaşanılan her neyse işte onda üzücü durumlar yaşanır elbet; ama ortadaki acı her iki tarafa da yansıyorsa ve bu acıdan taraflar üzüntü duyuyorsa aşkın bu olmadığı anlaşılır ve bu saçmalığa son verilerek mutlu olma yoluna gidilir. Diğer taraftan aşk'ın acı çekmek olduğunu sananlarınki ise terkedilmenin verdiği bir çeşit kabullenememe ya da reddedilmeden kaynaklanan hırs ve önüne geçilemez takıntıdan başka bir şey değil.
Kafalarının içinde, olmayan durumlar yaratıp bile bile kendilerini cezalandıranların yaptığına ne denir bilmiyorum ama ricam melankolik yaklaşımlarıyla "sen ne yaşadın ki, sen acı çekmek nedir bilir misin" şeklinde gelmesinler bu tarz insanlar. Gerçekleri görebilmek ve hakikati kendinden saklamamak, gereksiz yere ağlayıp sızlamamak duygusuzluk değildir. Bu tamamen kendine verdiğin değerle ve acı çekmen gerekiyorsa bu acıyı çekmene neden olacak kişinin salt değeriyle ilgili bir durumdur.Ne de olsa herkes hakettiği gibi yaşar... öyle değil mi?
Aynı Edebiyat gibi ne olduğu konusunda kesin hükmü olmayan bir başka konu da "aşk" sanırım. Bazıları bu konuda kendini ordünaryus seviyesinde hissederken yine diğer bir bazılarını da eğitmek ve bilinçlendirmek istiyorlar, öğrensinler de kendilerinin yaşadığı olumsuz tecrübeleri yaşamasınlar diye. Bünyelerinde duygu yoğunluğu epey yüksek olan arkadaşların tamamen iyi niyeti bu, yanlış anlamamak lazım.
Benim duygusuz, ruhsuz, acımasız olduğuma kanaat getirmiş- sayısının ne kadar olduğunu bilmiyorum- ufak insan grubundan bir arkadaş bana günün birinde " sen aşk'tan ne anlarsın ki?" demiş ve aşk katili olmaya yaklaştığım o saniyelerde bana "aşk" ı öğretmeye kalkmıştı. O arkadaşa göre aşkın neyi ifade ettiğini biliyordum, yanılmadım, genele uyum sağlayarak bu arkadaş da aşk'ın acı çekmek olduğunu sanıyordu. Eğer acı yoksa aşk da yoktu ki bu acı kısmı hep ilişki bitip gittikten sonra kendisini gösteriyordu.Bu durumda elimdizdeki malzemeye baktığımızda; kendini aşka adamış, acı çeken bir aşık, bitip gitmiş bir ilişki, çoktan başka aşklara yelken açmış bir de maşuk.
Malzemeye bakınca bu zaten pek aşk gibi gözükmüyor- bana göre tabi ki- daha çok gereksiz yere kendini heder etmeye benziyor. Giden gitmiş, biten de bitmiş zaten, zavallı aşığın yaşadığı kendi kendisine acı çekmekten başka bir şey değil; ama işte onlar böyle düşünmüyor, "O gitse de ben onu seviyorum". Tamam sev sevme demiyoruz zaten ama durduk yere bu yaşadığına bir kılıf uydurarak adına da aşk deme.
İkili ilişkilerde ya da yaşanılan her neyse işte onda üzücü durumlar yaşanır elbet; ama ortadaki acı her iki tarafa da yansıyorsa ve bu acıdan taraflar üzüntü duyuyorsa aşkın bu olmadığı anlaşılır ve bu saçmalığa son verilerek mutlu olma yoluna gidilir. Diğer taraftan aşk'ın acı çekmek olduğunu sananlarınki ise terkedilmenin verdiği bir çeşit kabullenememe ya da reddedilmeden kaynaklanan hırs ve önüne geçilemez takıntıdan başka bir şey değil.
Kafalarının içinde, olmayan durumlar yaratıp bile bile kendilerini cezalandıranların yaptığına ne denir bilmiyorum ama ricam melankolik yaklaşımlarıyla "sen ne yaşadın ki, sen acı çekmek nedir bilir misin" şeklinde gelmesinler bu tarz insanlar. Gerçekleri görebilmek ve hakikati kendinden saklamamak, gereksiz yere ağlayıp sızlamamak duygusuzluk değildir. Bu tamamen kendine verdiğin değerle ve acı çekmen gerekiyorsa bu acıyı çekmene neden olacak kişinin salt değeriyle ilgili bir durumdur.Ne de olsa herkes hakettiği gibi yaşar... öyle değil mi?
