diyesim geldi

senin gelmedi mi?

Eskiz

| 04 Haziran 2009 Perşembe

Hep yanılıyorum nedense, hep çok çabuk karar veriyorum. Peşin hükümler verip peşin peşin çekiyorum acısını yaşanmamış hüzünlerin..



Oysa durup beklesem; beş dakika değil bir saniye bile yeter acele etmemesi gerektiğini öğrenememiş zavallı beynime.



Hep pişmanlıklar geliyor peşimden, bol keseden dağıtılmış değerler, haketmeyenlere hak gibi sunulmuş bedenime, ruhuma dair her şey..



Bir türlü öğrenemedim nerede "iyi ki" nerede "keşke" demek gerektiğini. Kimse de öğretemeyecek biliyorum, boşa bekleyeceğim, hiçbir zaman elde edemeyeceğim hiçbir zaman bana ait olmayacak olan her şeyi..



Bugüne kadar alınmış tüm yanlış kararlarıma..



Denizli- Nisan sonu- Aralara sıkışmış gereksiz bir karalama..

ZİNCİR-LE-ME

| 17 Nisan 2009 Cuma

Bedenim ve ruhum...



Görünmez zincirlerle örülüydü.. Kırıp atsaydım korkularla örülmüş her bir halkayı, buna yetecek cesaretim var mıydı? Bilmiyordum..



Mevsimler geçti.. Geçip giderken yüreğime değdi sanki günlerin takvim tutmayan acımasızlığı. Bir şeyler canımı yakıyordu ve yanıp tutuşan her zerremle bedel ödemeye devam ediyordum. Neyin bedelini ödüyordum? Bilmiyordum..



Geniş değildi bu hayatta bana ayrılmış zamanlar, kısıtlıydı tüm vakitler ve ben oyundan geri kalmamaya çalışıyordum; hala akşam ezanından önce eve yetişmek zorunda olan o kız çocuğunun telaşını taşıyordum.



Bir koşturmacaydı yaşadıklarım ve ben sadece bazı "an"lara dokunabiliyordum.. An geliyor, simsiyah bir karanlık çöküyordu kilitli kalmış yüreğimin tüm odalarına. An geliyor bütün sorular gözlerimi yakan bir aydınlıkla karşımda dikiliyordu. Bütün cevapları avucunda tutan bir celladı saklıyordu sanki gölgesinin izinde çok gerilere itilmiş ama bir türlü unutulmamış - unutulamamış o sorular..



Biliyordum.. Her geçen gün ruhumdan çalıyordum..

BİR ADI VARDI

| 03 Şubat 2009 Salı

Geleceğe dair yaşıyorduk hep, akan zaman bir yerlerde birikmiyor gibi.Halbuki geleceğe şekil veren geçmişin izleri değil miydi? Bana böyle öğretmişlerdi...



Bir sürü izler bırakıyorduk arkamızda nerde nasıl olduğunu bilmeden ve sayılı izler katıyorduk hayatımıza; yerinden bir an bile şüphe duymayarak. Yaşam buluyordu bazen o izler caddede, sokakta bir yerlerde birinin bedenine usulca dokunarak...



O izler ki "Herkes"li, "herhangi biri" li, bazen ismi belli cümleler oluyordu avuçlarımızdan kayıp giden zamanın bencilliğinde. Bazen de öznesi kulağa renkli, sonu bir gülümseten anılara, yaşanmışlıklara boğuyordu dışı sessiz, içi sağır çığlık yalnızlıklarımızı.Hayat bir şekilde devam ediyor, tam anlamıyla su akıyor, yatağını buluyordu. "Herkes" olmayabiliyordu, "herhangi biri"nin zaten hiç önemi yoktu, birkaç kişi olsun yetiyordu.. Nerde oldukları önemli olmuyordu; zamanı, mekanı yok sayıyordu o tanıdık, o çok bilindik, o içinde yer etmiş gerçek kalbe sahip bedenler...



Bir adı vardı hepsinin ve bir kelimeyle çıkıp geliyorlardı o en zor anlarda ve bir kelimeyle dökülüyorlardı iki dudağının arasından yüreğinin en ulaşılmaz kilitlerine.



Bir adı vardı; "herhangi" birinde yakışmıyordu, yamalıktı sanki ondan gelen sözler, hiç bir yarayı kapatmıyordu ve" hiç kimse" durduk yere eksik bırakmıyordu. "Hiç kimse" yokluğunda varlığını aratmıyordu...



Bir adı vardı; kimi zaman eksikliği yara , varlığı durduk yere gözlerine hücum eden sayısız tuz damlalarıydı...



Bir adı vardı; ve her ne olursa olsun yaşanmışlıkları silip atmıyordu, ne olursa olsun o hep orda oluyordu ya da olduğun yerde seni buluyordu...



Bir adı vardı ; ama gururu yoktu,gurur yapmak nedir bilmiyordu.



Bir adı vardı...Unutmaya kıyamadığım o duyguya sımsıkı bağlıydı. Zamansızdı, mekansızdı...



Yanlış hatırlamıyorsam adı vefaydı...

Bir "Huzur"

| 09 Ocak 2009 Cuma

Bir kağıda her şeyi yazmak ya da hiçbir şey yazmamak...İkisi arasında ne çok fark varmış gibi. Aslında pek bir fark yok - görünürde değil mantıkta tabi-.Aklıma gelen her şeyi yazsam düzensiz sırasız olduğu gibi; ne hissettiğimi ya da ne düşündüğümü kim anlar ki? Ben benim sırasız cümlelerimi duysam pek bir şey anlamazdım sanırım. Ya da dediğim gibi bir kağıda - önceden karalanmış veya karalanmamış farketmez- hiç bir şey yazmasam öylece baksam, çevirsem bir daha baksam benden sonra kağıdı eline alan biri benim ne düşündüğümü nerden bilebilir? Son ahvalimden yola çıkarak kestirmeye çalışabilir sadece.



Ama şöyle bir durum da yok değil mi? Bazen çok ama çok önemli şeyler düşünüyor gibi görünürüz, sanki dünyayı kurtarırız yüzümüze yaslanan o ellerin dip köşelerinde. Kurtaramayacağımızı anlayınca yeni bir dünya inşa ederiz bir milim oynamayan gözbebeklerimizin derinliklerinde. Dışardan bakanı telaşa düşüren ve adeta meraktan çatlatan bu davranış biçiminin içi aslında çoğu zaman bomboştur. Çoğu zaman, insan hakikaten bir şeye odaklanamaz, odaklanmaya mecali kalmaz, düşünme yetisini kaybeden beyin, bünyenin dışardan dikkat çekitiğini aklına getiremez, getirebilse zaten soru yağmuruna maruz kalmaz.



Bu sebeple kendimi, beynimi dinlenmeye almış olduğumu -sonradan- farkettiğim bu zamanlarda "ne düşünüyorsun?" diye sorup üstüne üstlük aldığı cevabı beğenmeyip tatmin olmayanları öldürme isteği duyabiliyorum ara ara.Genel olarak çabuk sönen isteklerim gibi bu durum da uzun sürmüyor tabi. Zaman göreceli bir kavram, aklın bir köşesinde bunu da bulundurmak lazım...

Şöyle Bir Düşündüm de

| 27 Aralık 2008 Cumartesi

Şöyle bir düşündüm de, ne çok hata yapmışım bugüne kadar,ne alınmaz kararlar alıp ne saçma sapan yerlere sürüklemişim kendimi, ne büyük yanlışlar yapmışım asla yapmam dediğim...



Eskiden, ben çok küçükken annem söylediğinde bir türlü anlam veremezdim."Bir sürü insan bir araya gelse senin kendine yaptığın kötülüğü onlar sana yapamaz" dediğinde. Ara ara hala söyler; ama büyüdükçe ne demek istediğini daha iyi anladım, anlıyorum. Fakat bunu anlamış olmam hata yapıp kendime zarar vermemi engellemiyor ki belli bir yaştan sonra "ama benim suçum yoktu hep onun yüzünden oldu" gibisinden suçu başka birinin üstüne atmaya yönelik, çocukça, basit kendini aklama yöntemleri de işe yaramıyor. Sanırım küçükken insanın kendini kandırma gibi bir takıntısı olmuyor, tüm kandırmacalar başkalarının üstüne kurulu oluyor...



Hayatın önemli karar anlarında, ya da yanlışlığı belli bir süre sonra kendisini bariz bir şekilde gösterecek olan "o an" larda öyle demeseydim de şunu deseydim ya da başka türlü davranmış olsaydım cinsinden "keşke" durumlarını düşündüğümde de, aslında o anda, o şekilde davranmış olmanın pişmanlığa sebebiyet vermemesi gerekiyor. Çünkü her şey o kadar birbirine bağlı ki hayatımızda,"o an" bizi kahraman yapamayan davranışlar sergilemiş olmamız, aslında hiç farketmediğimiz detaylarlarla bugün sahip olduğumuz bir çok güzel şeye zemin hazırlıyor...



Bu açıyı düşünmeden, hiç hata yapmadan, yanlışsız, pürüzsüz davrandığımı düşünüyorum bütün kararlarımda ve önemi büyük zamanlarda; bu durum da çok yavan geliyor. Hiç kimse mükemmel değildir ki. Hele hele söz konusu kişi bensem... Hiç bir zaman mükemmel olmak gibi bir kaygım olmadı, olamadı, bunun için uğraşmadım ve sonuç olarak mükemmel biri değilim, sanırım bundan sonra da olmayacağım...Yani bu kadar açıklama girişiminden sonra özetlersek; bence hata yapmak o kadar da kötü bir şey değil, yanlış yapmadan doğruyu öğrenemiyor insan, sobaya dokunmadan onun gerçekten yaktığını anlamamak gibi bir şey.



Hep söylediğim gibi herkes hata yapar; ama önemli olan yapılan hatayı farketmektir, ders almak veya başka öğütler değil derdim.Önemli olan o hatayı gerçek anlamıyla farketmek, o hatanın öncesine ve sonrasına şöyle bir bakabilmek...

RÜYA

| 23 Aralık 2008 Salı

Ne çok söylenmemiş sözüm vardı, yazıya dökülmemiş ne çok cümlem. İçimde tuttum hepsini;ama saklamadım hiçbirini.İçime düştüğü vakit öldürdüm her birini.
Küçüktü avuçlarım sığmazdı belki hepsi... Ellerim güçlü olsun yeterdi... Yetti...



Un ufak etti avuçlarım içime düşmüş her bir kelimeyi, rüzgarlarda savruluşunu izledim uçuşan zerrelerin, yavaş yavaş ölüşünü gördüm her bir harfin. Cenaze merasimi ağırlığıyla geçiyordu önümden her bir hatıra, tabut tabut yok olup gidiyordu sözcükler,ölüp gidiyordu işte ses olmasına izin verilmemiş kelimelerim. Hiç üzülmedim... Olması gerektiği için oluyordu her şey nasılsa, bu cümleler de ölmesi gerektiği için ölüyordu.



Bir gece rüyamda söylemişti o hiç bilmediğim, belki de hep duyduğum; ama ayırdına varamadığım ses. "Azıcık ömrün" demişti, az ömründen çalmasın hiçbir şey, onlar seni öldürmeden sen onları öldür demişti...



Uyandığımda yankısını duydum gerilere gidip bedenime çarpan zamanın. "Bencil ol" diyordu her bir yankı, "ağlama kendi ellerinle öldürdüklerine, bırak bakışlarında anlam bulsun hayat, avuçlarını ıslatan gözyaşlarında boğulmasın, güneşe çevir avuçlarını, kendi karanlığında üşümesin parmak uçların" diyordu.



Yüzümü güneşe çevirdim, o serin akşamüstü rüzgarlarında parmaklarımla taradım saçlarımı, her bir telin savruluşunu izledim sonra arkama düşen bulut grisi yansımalarda...

KIRIK ŞARKI

| 21 Aralık 2008 Pazar

hesapsız kayboluşlar yaşandı;
hep
kendini bulmak için…

kendine benzemeyen herkesle
ve
kendine benzeyen hiç kimseyle
ama
hep aynı sahnedeydin!

zaman aktı…
insanlar geldi…
insanlar gitti…
sen
hep oradaydın!

hep
birlikte ölebileceğin
insanların izinde…
sarhoş kentlerde…
ıslak caddelerde…
dağınık yatakların,
kokuşmuş sevişlerinde…

sandın ki,
bedenindi savrulan;
oysa için paramparça…
ve
her yeni gelen
bir şeyler kırdı orda…

şimdi yüreğin
cam kırıklarıyla dolu…

ki,
bu kadar saydam olmasaydın,
bu kadar da çok kırılmazdı,
-sol memenin altındaki cevher!-
“yaşamak” diyordun,
tükenen nefesinle;
“yaşamak bir sistem işi!”
yaşamak,
bir sistem işiydi
ve sen
bir anarşiydin!
bu nedenle ölüm,
tek isyandı
tüm çarklara!
çok küçüktün bunu fark ettiğinde,
minik bir kız çocuğu…
sonra büyüdün,
kadın oldun:
kucağında doğmamış çocukların…
bacaklarında kan…
sandınki gülün dikeni var!
oysa onlar,
gül olmayı
hiç beceremediler…
ve
belki de bu yüzden,
aslında
sırf
bu yüzden,
nefret ettin
o aşk çiçeğinden!

biliyordun,
yalandı!
öğrendin,
aşk yoktu!
bu sadece,
tek kişilik bir filmdi
ve
tek kişilik bir trajedi oldu sonu…

ÖZGE ZEYNEP

ÇANAKKALE'2005